Merhaba

Merhaba

– Merhaba.

Nambu Nayake : Merhaba da, bu ne demek onu biliyor musun?

– “Selam” vermek anlamında değil mi?

Nambu Nayake : “Selam” sözcüğünü de ayrıca inceleriz. Merhaba’yı öyle kullanıyoruz ama gerçek anlamı ne?

– Emin değilim. Ne demek?

Nambu Nayake : Arapça “rahaba” sözcüğünden türemiş olup, “ferahlıkla” anlamına gelir. Yani “Merhaba” dediğimizde, aslında karşımızdakine “ferahlık” dilemiş oluyoruz.

– Ne güzelmiş: Ferahlıkla… Anlamlar gerçekten de bu kadar önemli mi?

Nambu Nayake : Anlamlar çok önemli. En az ses kadar önemli. Ağzından çıkan her şey inanılmaz önemli. Çünkü seni ve yaşamını şekillendiriyor.

– Nasıl yani?

Nambu Nayake : Ağzından çıkanı kulağın değil, beynin duyacak öncelikle… Uygunsa söyleyeceksin, değilse susacaksın.

– Neye göre uygunsa?

Nambu Nayake : Evrene vermek istediğin mesaja göre.. Yaşamında somutlaştırmak istediğin dileğe göre.. Güçlenerek sana geri döndüğünde, seni nasıl etkileyeceğine göre..

– Sözlerimiz gerçekten bu kadar güçlü mü?

Nambu Nayake : Hem de nasıl! Bana inanmıyorsan, kutsal kitaplara bir göz at çünkü bilinen dinlerin bir çoğu da zaten buna vurgu yapıyorlar.

Örneğin önce Yuhanna İncil’ini ele alalım. İlk cümlesi ne diyor ?

“Başlangıçta SÖZ vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Her şey onun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı.”

 Sonra ya Kur’an-ı Kerim ne diyor?
 
 “ Kün Fe Yekün”… “Ol” DER ve olur…
 
 Bak dikkat et : Ol diye düşünür ya da ol diye yazar değil… OL DER ve olur… Yani yine söz…
 
– Peki bilim tarafı ne diyor?
 
Nambu Nayake : Farklı bir şey söylemesi mümkün mü? Din ve bilim ayrımını ne yazık ki insanlığa dayatan kişiler dahi, bu iki yolun aslında aynı şeyleri anlattıklarını yavaş yavaş fark ediyorlar.
 
Örneğin “Big bang” denen büyük patlamayı ele alalım mı? Evrenin oluşumunun dayandırıldığı teori..
 
– Evet biliyorum… İsviçre Cern’de deneyleri yapılan çalışma değil mi?
 
 Nambu Nayake : Evet… Çalışmalar yapılıyor ve Cern diyor ki : “Aslında Evreni oluşturan şeyin bir patlama SESİ olduğunu saptadık.”
 
– Gerçekten mi?
 
Nambu Nayake : Aynen.. Evren’in oluşumunu ifade eden Büyük Patlamayı derinlemesine araştıran bu bilim insanları, patlamada meydana gelen evren genişlemesi esnasında ortaya çıkan sese dair kanıtlar buldu. Hatta Fizikçi John G. Cramer, sese dair kanıtlar bulmakla kalmayıp, bir de bunun “ses simülasyonu”nu hazırladı.  Büyük patlamadan sonraki 380.000 yıl ile 760.000 yıl arasındaki sesin simülasyonunu duymak istersen bu bağlantıda var

 – Gerçekten çok ilginç… Peki ne oldu sonra bu sese? Nasıl yok oldu?

Nambu Nayake : Şimdi duyamıyoruz diye böyle düşünüyor olmalısın. Ses dalgaları, evrenin genişlemesi esnasında gitgide daha uzağa yayıldı. Aşırı sıcak halden giderek soğuyan ve genişleyen bir hale gelen Evren, ses dalgalarının da giderek azalan frekanslarda yayılmasını sağladı. Bir süre sonra, ses dalgaları insan kulağının duyamayacağı frekansa indi.  Bu ses uzun süre devam etmiş olsa da sonunda kayboldu ama arkasında ses dalgalarını bıraktı. Sesi duyamasak da, SES DALGALARI kaybolmadı… Yavaşladı ve titreşimleri düşünce maddeleşti. Hatta “BİZ” leşti…

“Biz yavaşlamış ses ve ışık dalgalarıyız…”

Bunu adım adım anlamaya çalışacağız. Ve özel inziva çalışmaları yapan bazı Siddhilerin Evrenin sesini hala duyabildiğini biliyor musun?

– Müthiş bir deneyim… Peki nasılmış Evrenin sesi?

Nambu Nayake : Aslında çok tanıdık bir ses… Tahminin var mı?

– İpucu istesem?

Nambu Nayake : Doğu felsefesinin en önemli sesi desem?

– OM ?

Nambu Nayake : Tebrikler… OM…

– OM Evrenimizin sesi mi?

Nambu Nayake : Evet… Aynı zamanda Tanrı’yı temsil ediyor… Çünkü Tanrı OM’dur ve OM da Tanrıdır.

 – Bir dakika, bir dakika… Burada lütfen azıcık duralım. Nasıl olur da bir ses ya da hece Tanrı’yı temsil eder?

Nambu Nayake : OM sembolizmasını iyi anlamak gerekir. Bunu anlamak kolay mı? Kolay dersek, kolay olur.

– Kolay demekle kolay oluyorsa şahane…

Nambu Nayake : Sözlerin gücünden söz ediyoruz, değil mi? Ne dersen o… Ne eksik, ne de fazla…

– Haklısın. Peki o zaman bana OM’u biraz anlatır mısın?

Nambu Nayake : Bir başka sohbetimizi tamamen buna ayırmayı öneriyorum. OM sembolizmasını anlamak için detaylı konuşmalıyız. Şimdilik sadece sözün öneminden ve gücünden konuşalım. Aklımızı adım adım taşımalıyız yukarıya…

– Ne anladığımı özetleyeyim mi? Söz ya da ses, hem dinlerin hem de bilimin kabul ettiği, Evrenle ve varoluşla ilgili çok büyük bir güç…

Nambu Nayake : Doğru… Başka?

– Din kitaplarında yer aldığına göre, Tanrı’nın insanlara vermek istediği bir mesaj var “sözün gücü” ile ilgili…

Nambu Nayake : İşte bu çıkarsama şahane! Acaba ne olabilir o mesaj?

– “Bu gücü kullanın!” olabilir mi?

Nambu Nayake : “BU GÜCÜ KULLANIN!” Gerçekten çok hızlı gidiyoruz ve bu beni çok mutlu ediyor. Kutluyorum seni…

– Peki bu gücü neden kullanalım? Kullanırsak ne olacak? Amaç ne?

Nambu Nayake : Dur, oraya daha zamanımız var. Şimdi sana bir soru : Ses ve söz neye hizmet ediyor?  

– Konuşmaya… İletişim kurmaya… Ses ve söz olmasa dil olmazdı.. En azından konuşulan dil…  ve dil olmasa sanırım ilk çağlardaki gibi resimlerle anlaşacaktık. Hiyeroglifle yani… Ama o dönemde dahi insanlar duygularının ifadesinde sesler çıkarıyorlardır. Değil mi?

Nambu Nayake : Peki, “dil”in ne kadar eski olduğunu düşünüyorsun?

Sana bir ipucu. Hiyerogliflere Milattan Önce 3300’de rastlıyoruz. Sümer Dili ise Milattan Önce 3000 gibi… Bunlar yazılı dille ilgili… Yani

SEMBOLLERLE… Bu semboller konusunu da ayrı bir konuşmada derinleştirelim; ama konuşulan dilin, bundan çok daha eski olduğuna inanılıyor.

– Peki ne kadar eski?

Nambu Nayake : Elbette bununla ilgili kanıt bulmak şimdilik neredeyse imkansız… Yine de sinirbilimciler insan DNA’sını inceleyerek Foxp2 geninin mutasyonunun, insanlığın konuşma diline geçmesini tetiklemiş olabileceği görüşündeler. Bunun da tarihi M.Ö. 25.000 gibi…

– Peki o zaman da bizim gibi mi konuşuyorlardı?

Nambu Nayake : Oldukça gelişmiş bir dilleri olduğuna inanılsa da, bugün bizim çıkardığımız bazı sesleri çıkaramadıklarını biliyoruz. Fosiller üzerinde yapılan araştırmalarda eski insanların larinkslerinin şu anda bizimkilerin olduğu yerden daha aşağıda olduğunu biliyor ve o nedenle “u” ve “a” gibi bazı sesleri çıkaramadıklarını tahmin ediyoruz.

Konuyu dağıtmadan soruyu tekrar edeyim :

“Ses ve söz dile hizmet ediyor. Peki dil neye hizmet ediyor?”

WhatsApp Image 2019-11-07 at 13.54.41

 – Birbirimizle iletişim kurmamıza…

Nambu Nayake : Başka?

– Başka neye hizmet edebilir ki?

Nambu Nayake : Mesela düşünmemize… Dil olmadan düşünebilir miyiz?

– Bilmem… Bunu hiç düşünmedim…

Nambu Nayake : Bir dene bakalım…

– Gerçekten çok zor… Sanki kafamın içinde konuşuyorum düşünürken…

Nambu Nayake : O zaman biraz açayım : Dil bize başka türlü sahip olamayacağımız soyut akıl yürütmeyi sağlar. Filozof Peter Carruthers, düşüncelerimizi farkındalık bilincine taşıyan içsel ve dilsel bir düşünme tarzının olduğunu savunuyor.

“Dil olmadan belki düşünebiliriz ama düşündüğümüzün farkına varmamızı sağlayan şey dilin kendisidir.”

Dil düşüncenin kalıbıdır, kabıdır, taşıtıdır. Düşünceyi somutlaştıran şey dildir. Dille somutlaşmayan düşünce, düşünce değildir. Düşüncenin düşünce olabilmesi, düşünce değeri taşıyabilmesi için, söz haline gelmesi, yani dillenmesi gerekir. Düşüncelerimizi, dil kalıplarına; sözcüklere ve cümlelere dökerek ifade eder ve başkalarına aktarabiliriz. Ayrıca sözcükler, evrendeki varlıkların dildeki karşılıklarıdır. İnsanoğlu evrendeki varlıkların ve hareketlerin varlığını ancak ve ancak onları ad­landırarak kavrayabilir. Konuşan kişinin kullandığı sözcüğün karşılığı olan varlık, dinleyenin beyninde ancak sözcüğün ma­rifetiyle belirir.

Evreni insan düşüncesinin ulaşabildiği en son nokta ile insan arasındaki varlık alanı olarak tanımlayalım.  Evrende bir varlık alemi, bir de hareket alemi vardır. Sözcükler ise bu temel öğelerin dildeki karşılıklarıdır. Varlıkların dildeki karşılıkları isimler, hareketlerin dildeki karşılıkları ise fiillerdir. Gerek duyu organları ile algıladığımız somut varlıkların, gerekse akıl yoluyla bulduğumuz soyut varlıkların ve hareketlerin dilde sözcük ola­rak karşılıkları vardır. Dilde karşılığı olmayan bir varlığın veya hareketin, insan düşüncesinde de olmaması doğaldır. “Dil düşüncenin evidir.” sözü bu gerçeği ifade eder. Yani düşüncenin barınabilmesi, varlığını sürdürebilmesi için dilin olması şarttır. Bunu geçmiş öğretilerde en iyi tanımlayan sembolizmanın Vedik öğretideki “Shiva” ve “Shakti” sembolizması olduğunu belirterek devam edeyim. Shiva statik enerji yani varlık alemi, Shakti ise kinetik enerji yani hareket alemini temsil eder. Harekete geçmeden sadece “var olmak” yaratımı desteklemez.

– Shiva ve Shakti’yi de ileride konuşacak mıyız?

Nambu Nayake : Kesinlikle… Hem de birden çok kez… 

Konumuza dönersek, LEIBNIZ, dilin “zihnin aynası” olduğunu ve zihinle dilin içten bağıntılı bulunduğunu söylemiştir. Sözcüklerin sadece düşüncelerimizi başkalarına bildirmek için değil, kendi kendimize düşünürken de gerekli olduğunu biliyoruz. Zihnin hem başkaları ile konuşurken, hem de düşünürken, nesnenin yerine sözcüğü koyduğunu da biliyoruz. Öyleyse, nesnenin yerine bu sözcüğü koyma işinin, zihnin işlemesini kolaylaştırdığını; sözcükler ne kadar işlevsel ve ne  kadar  açık olursa;   zihnin de o kadar  iyi işleyebileceğini anlamamız gerekir.

Bu yüzden de dildeki kelimelerin anlaşılır ve açık seçik olmasının, doğru düşüncelerin ve fikirlerin zihnin hizmetinde bulunması demek olacağını da görebilmeliyiz. Yabancı kelimelerin köklerinin iyi öğrenilmediği takdirde ezbere öğrenilmiş olacağını, ezbere öğrenmenin, zihni bulandırdığını ve işlemesini ak­sattığını; dilin bir yanda zihnin bir anlatma aracı, öbür yanda ise zihni yoğuran bir şey olduğunu fark etmeliyiz. Dil kalıplarını hazır bul­duğumuz için, bunların içinde gizli olan mantığın zihnimize şekil verdiğini biliyor musun?

– Nasıl yani?

Nambu Nayake : Örnek verelim.. İngilizce’de özne nerededir? En başta, değil mi? Yani “Bir şey yapacağım” derken, ben anlamındaki “ I” sözcüğü en baştadır. Peki, Türkçe’de nerede o “ben”?

– En sonda ve sadece bir ek halinde… Gizlenmiş…

Nambu Nayake : Peki bu iki dili, anadil olarak öğrenen bireylerin kişiliklerinde de bir farklılık bekler misin?

–  Sanırım beklerim… İngilizceyi anadili olarak kullanan kişiler belki daha özgüvenli ve açık olabilirler… Ya da daha bireysel… Türkçede ise daha üstü örtülü bir iletişim tarzı var ve bireysellik gizleniyor. Aslında bu da kültürü oluşturuyor, değil mi?

 Nambu Nayake : Aynen öyle…

 Özetle, sözler ve yazılar düşüncelerimizin temsilcisi sembollerdir. Daha da önemlisi, düşüncelerimiz dilimizi etkilerken, kullandığımız dil de bilincimizi ve kişiliğimizi etkiler.

 – Bir “merhaba”dan nerelere geldik… Peki “ses” bu konuştuklarımızın neresinde?

 Nambu Nayake : Ses olmadan sözcükler olabilir mi? Olamaz… Sözcükler olmadan da dil olamaz… Dünyada şu anda konuşulan 7000 ila 8000 arası dil var. Biz hangi dilin sözcüklerindeki sesleri incelemeye alacağımıza nasıl karar vereceğiz?

 – En eski dili seçeceğiz sanırım… Tüm dillerin anası kabul edilen dili… O da Sanskritçe, değil mi?

 Nambu Nayake : Doğru… Sanskritçe bugün de kabul edilen en doğal ve saf dildir. Her ne kadar eski ve kullanım dışı kabul edilse de, NASA’nın yapay zeka programlama için seçtiği dilin Sanskritçe olduğunu biliyor muydun?
 
 – Şaka mı bu?
 
Nambu Nayake : Hayır değil… Bence bunu bir araştır… Sanskritçe ve sesleri üzerinde uzun ve detaylı sohbetler yapıyor olacağız ama şimdilik bu kadar diyelim mi?
 
– Diyelim… Ses, sözcükler ve dil konusunda konuştuklarımız çok faydalı oldu. Özellikle de bunların bilincimizi etkiliyor olduğunu düşününce… Ağzımızdan çıkanı beynimiz duyuyor demektir… Ve ona duymasını istediğimiz şeyleri söylemeyi öğrenmeliyiz…
 
 Nambu Nayake : Güzel bir özet oldu… Teşekkür ederim… Ve son bir ekleme yapayım mı? Ağzımızdan çıkanı yalnızca beynimiz değil, tüm Evren duyuyor. Duymakla kalmıyor, gerçekleşmesini sağlıyor. O nedenle, “Aman!” diyoruz. Yerin kulağı var denir ya, Evren ise başlı başına kocaman bir KULAK… Lütfen artık bunu aklımızda tutarak konuşalım, anlaştık mı?